Bankaların Yabancıların Eline Geçmesi Neden Tehlikelidir ?

05.06.2012

26 Ocak 2012

Yazar Cihan Dura

 

Avrupa Birliği’nin ve Amerika’nın dev şirketleri, mal ve sermaye akımları yoluyla, küreselleşme kılıfı altında dünya çapında bir işgal gerçekleştiriyor. Bu işgalin ilk hedeflerinden biri, az gelişmiş -daha doğrusu gelişmesi engellenmiş- ülkelerin bankacılık sektörü. Bir iktisatçımız, Yaman Törüner, bir yazısında (14.2.2005) bu sızmayı şöyle dile getiriyordu:  “Dünyada birçok ülkede ulusal banka kalmadı. Küreselleşme ilk örneklerini bu sektörde veriyor. Meksika’nın bile bankalarının % 95’i yabancıların eline geçti. Romanya’da, Endonezya’da neredeyse ulusal banka yok. Ulusal bankacılığın yok olması, giderek ulusal sermayenin de yok olması sonucunu doğurabilir.” Y. Törüner’in verdiği rakamları bugün yenileriyle destekleyebiliriz.  T.C. Merkez Bankası’nın Mayıs 2007 tarihli Finansal İstikrar Raporu’na göre bankacılık sektöründeki yabancı paylarının gözleminden şu çarpıcı bulgulara ulaşılıyor:

  • Avrupa’da Bankacılıkta yabancı payı en düşük ülke Hollanda’dır:  %2.3 (Hollanda başka ülkelerde kendi payını artırmaktan geri durmuyor; son bir örnek, Türkiye’de Oyakbank’ı satın alması oldu).
  • İsveç, İtalya, Almanya, İspanya ve Fransa’da yabancı payı %9 ile %12 arasındadır.
  • Sadece Avusturya ve Danimarka’da %20 civarına yükselmektedir. Bunların hepsi düşük ve makul oranlardır.

Buna karşılık eski sosyalist, sonradan kapitalist ve piyasa ekonomili ülkelerde bankacılık hemen bütünüyle yabancıların eline geçmiştir. Öyle ki yabancılaşma oranı

  • Polonya’da yüzde 67.1,
  • Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 74.8,
  • Slovak’ya da yüzde 97.4 gibi inanılmaz boyutlardadır. Bütün bu ülkeler Türkiye gibi IMF’nin boyunduruğu altına girmiş, IMF reçetelerini uygulayan, kısacası Batı’nın “merdiveni itme” politikasına maruz kalan ya da izin veren ülkelerdir.

Bütün veriler şunu göstermektedir ki günümüzde zengin kapitalist ülkelerden çevre ülkelerine doğru küresel ölçekte bir saldırı, adeta bir ekonomik işgal gerçekleştirilmektedir.

Aynı saldırıyı 1980’lerden bu yana kendi yurdumuzda, Türkiye’de de yaşıyoruz. Türkiye’nin yönetiminin, A.K.P. gibi kuruluş şartları şüpheli bir partiye teslim edildiği 2002 sonundan bu yana saldırı tam bir işgal şeklini almıştır. Bir iktisatçımız, Abdurrahman Yıldırım olup biteni şöyle yorumluyor: “Üzerine 2001 krizi ve küreselleşmenin hızlanması binince bankalar bir bir satılmaya başladı. Yerlilerden hiçbir alıcı yok. Giden, yabancıya gidiyor. En son olarak, askerin de bağlantılı olduğu bir bankanın da yabancıya satılması;  yerli sermayenin bankacılıkta kalamayacağının, bu sektörde gelecek görmediğinin, küresel sermaye ile rekabet edemeyeceğinin ve bankacılıktan elini eteğini çekeceğinin tescili gibi oldu.”

Genel olarak Türkiye küresel rekabet koşullarında temel ve kritik sektörlerdeki hâkimiyetini giderek yitiriyor, çünkü bu sektörlerde yabancıların payı hızla yükseliyor. Finans sektöründe yabancılaşma, kendini ilk olarak borsada gösterdi. 2002 yılından önce yüzde 40’ın altında olan yabancı payı, 2006 yılı sonunda yüzde 65’i buldu. Merkezî Kayıt Kuruluşu verilerine göre İMKB’de yabancı yatırımcıların borsadaki payı Mayıs 2007 itibariyle yüzde 71’e tırmanmış vaziyette.

Bankacılık sektörüne gelince, Oyakbank’ın 2.7 milyar dolara yabancıya satılmasıyla yabancı payı yüzde 40’ı geçmiş bulunuyor. Eğer özel finans kurumları da katılırsa, bu pay yüzde 50’yi aşmakta. 2002’den önce bankalarımızda yabancı hissesi yalnızca %10’un altındaydı!… İşte bu, halkımızın yüzde 47’sinin destek verdiği A.K.P.’nin büyük başarılarından (!) biri.

Öykü bununla bitmiyor tabii; çünkü yabancıya herhangi bir tesis satışı ile, bir bankanın yabancıya devredilmesi aynı anlama gelmez. Bu sebepledir ki banka satışları diğer şirket satışları gibi serbest olmayıp BDDK’nin iznine tabidir. Geçen yıl BDDK Başkanı, bankaların yabancıya satışına, “içi yanarak, üzülerek” izin verdiğini söylemişti. Acaba neden içi yanıyor, neden üzülüyordu?  Çünkü bankaları yabancıya satmanın topluma getirdiği ağır maliyetler, çok önemli sakıncalar var.

“Küresel Çete”nin baş aktörlerinden, Baron M.A. Rothschild’ın söylediği şu sözü her zaman tüylerim ürpererek hatırlarım: Bana bir ülkenin parasının kontrolünü verin, yasaları kimin yaptığı umurumda değil. Yabancı sermayenin finans sektörüne ilgisi, herhalde bu nedenle büyük olmalı. Kemal Derviş bile hükümette iken, “ülkenin finans sisteminin yabancıların eline geçmesini arzulamadıklarını” söylemişti. Oysa bugün, -yine kendisi ve zihniyeti sayesinde- nerdeyse geçmek üzeredir.

Ulusal bankaları yabancılara satmanın maliyetleri nelerdir? Bankacılık sektöründeki yabancılaşmaya karşı, neden diğer sektörlerde olduğundan daha şiddetli itirazlar yükseliyor?  Bankacılık sektörünün yabancıların eline geçmesi neden tehlikelidir? Bunlar üzerinde Türkiye’de sistemli bir bilgiye ulaşmak zor. Ben bu boşluğu bir ölçüde gidermek amacıyla, belgesel bir gözlem çerçevesinde hızlı bir araştırma yaptım. Bu sakıncaları en önemlilerinden başlayarak aşağıda açıklıyorum.

1) Yabancıya Banka Satışı Merdiveni İtme Stratejisinin Bir Uygulamasıdır

Emperyalist Batı genel olarak, gelişmelerini engellemek için Türkiye gibi ülkelere “merdiveni itme” politikası uygular. Serbest ticaret, özelleştirmeler, yabancı sermaye girişi, banka satışları,… bu genel politikanın birer aracıdır. Başka bir deyişle bir ülke; bankalarını -IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği gibi kuruluşların baskısıyla- yabancılara, dev ulus ötesi şirketlere sattığı zaman, Emperyalist Batı’ya merdiveni itme stratejisini uygulama fırsatı vermiş oluyor. Bundan dolayıdır ki, yani böyle haince bir politikaya geçit verdiği içindir ki banka satışı sakıncalıdır. Başka bir deyişle sanayileşmiş ülkeler kendi bankacılık sektörüne yabancı girişini düşük düzeyde tutarken, bizim gibi ülkelere tam tersini yaptırmaktadır (Yukarda Hollanda örneğine bakınız). Kısacası “merdiveni itme” stratejisi uygulamaktadır. Bu sebeple Batı’nın dediğine değil, daima fiilen yaptığına bakmak gerekir. Kendileri yabancı paylarını hangi düzeyde tutuyorsa, yoksul çevre ülkeleri de o oranı esas almalıdır.  Euro kapsamındaki ülkelerde bankacılıktaki yabancı payı sadece yüzde 16’dır. Avrupa Birliği’nde ortalama olarak yüzde 20’dir. Türkiye’de de bu civarda tutmalıdır. Ancak ne yazık ki şimdiden %40’ı geçmiş bulunmaktadır.

2) Banka Satışıyla Ekonomi Yabancıların Kontrolüne Geçer

Türkiye’de Oyakbank’ın da Hollanda sermayeli ING Bank’a satılmasıyla, bankacılık sektöründe yabancı payı yüzde 42’ye yükselmiş bulunuyor. Satışa çıkarılan diğer bankaların da (Ziraat Bankası’nın tamamı ile Halkbank ve Vakıfbank’ın yüzde 51’inin de) yabancıların eline geçmesi durumunda, sektördeki yabancı sermaye oranı yüzde 80’in üzerine, kontrol oranı yüzde 90’lar üzerine çıkacaktır. Oysa gelişmiş AB ülkelerinde -yukarda gördük- bu oran hayli düşüktür.  Hiçbir Avrupa ülkesinde “yabancı sermaye oranı” yüzde 20’nin üzerinde değildir. Yabancı payının yüksek olduğu ülkeler, IMF’nin Avrupa ve Amerika kıtasındaki geçmişte ve bugün “işbirliği” yaptığı daha doğrusu denetimi altına aldığı ülkelerdir.

Türkiye’deki oranın -A. Yıldırım’ın vurguladığı gibi- yüzde 50’nin altında olduğuna bakarak sektörde yabancı sermayenin değil, yerli sermayenin hâkim olduğu sanılabilir. Oysa durum pek öyle değil; neden? Açıklıyorum:

-Birincisi, 5 yıl gibi çok kısa bir süre içinde yabancı payı yüzde 8 gibi çok düşük bir orandan yüzde 40’ın üzerine tırmanmış bulunuyor.

-İkincisi, mevduat toplamaya yetkili 33 bankadan -üç kamu bankası hariç tutulursa- 19’u yabancı sermayeli, sadece 11’i yerli sermayelidir. 10 büyük banka arasında -kamu bankaları hariç tutulursa- yabancı sermayenin nüfuz etmediği, sadece tek bir banka kalmış bulunuyor. Diğer altı bankaya yabancı sermaye ya hâkimdir ya da Akbank örneğinde olduğu gibi “yönetici hissedar” durumundadır. Yabancılaşma süreci birkaç yıl önce başladığına göre, yabancı payının daha da artmasını beklemek yanlış olmayacaktır. Sürecin bu aşamadan sonra tersine dönmesi de çok zordur (A. Yıldırım, Sabah, 20.6.2007). Kamunun elinde kalan üç bankanın (Halk Bankası, Vakıflar Bankası, Ziraat Bankası) halka açılmaları ve özelleştirilmeleri, bankacılık sektöründeki yabancı hâkimiyetini pekiştirme açısından belirleyici olacaktır. Çünkü bunlar da çok büyük olasılıkla yabancılar tarafından satın alınacaktır.

Öyleyse yakın gelecekte -Kemal Unakıtan da, “hikmetinden sual sorulmaz”  halkımızın oylarıyla bir dört yıl daha makamında kalacağına göre- bankacılığımızın tamamen yabancıların (ulus ötesi şirketlerin) eline geçmesine kesin gözüyle bakabiliriz. Peki, bu ne demek? Bankacılık sisteminin yabancıların eline geçmesi ne anlama geliyor?

Yanıt kısa ve basit: Sadece bankacılık sektörümüz değil, tarımı ile, sanayi ile, diğer hizmet sektörleri ile bütün bir Türk ekonomisi yabancıların kontrolü altına girmektedir. Daha somut bir anlatımla, Türk bankalarına 20-25 milyar dolar yatıran yabancı sermaye, Türk halkının trilyon dolarlık aktifini kontrol edecek bir konuma gelmiş olmaktadır. Çünkü bankaların kredi verdiği reel sektör şirketlerinin kaderi yabancıların eline geçmiş oluyor. Finans sektöründe hâkimiyeti ele geçiren yabancı sermaye, ekonomide hangi sektörün öne çıkartılacağı, hangi sektörün ihmal ve tasfiye edileceği konusunda söz sahibi oluyor. Bu hâkimiyet aynı zamanda para piyasaları (kısa vadeli fonlar) ile iç borç sisteminin de yabancı bankaların denetimine geçmesi anlamına geliyor. Türkiye’de gidiş ne yazık ki bu yöndedir. Bu aynı zamanda bir millî politika oluşturulmasının da artık imkânsız hale gelmesi demektir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük talihsizliği olan A.K.P. sayesinde ekonomimiz böylesine tehlikeli bir noktaya sürüklenmiş bulunmaktadır.

3) Türkiye Hakkındaki Gizli Bilgiler Yabancı Güçlerin Eline Geçer

Bankalarda ülkenin reel sektörü (tarımı, sanayii, hizmet sektörü), şirketleri, hanehalkları ve bireyleri hakkında önemli bilgiler vardır. Bu bilgiler sayesinde kimin ne kadar geliri olduğu, harcamaları, servet miktarı ve bileşimi, kişilerin ve kurumların finansal varlık profili kolayca öğrenilir. Ulusal bankalar yabancılara satılınca, bunları ele geçiren küresel sermaye söz konusu stratejik bilgilere de ulaşmış olacaktır. Bu bilgileri, ekonomik ve ticarî, hatta siyasî amaçlarla, her türlü işlerini yürütürken, başka şirketleri satın alırken,  Türkiye hakkında strateji oluştururken, onun aleyhine kullanabileceklerdir. İsterlerse başka odaklara da -bunlar Türkiye hakkında düşmanca niyet ve planlara sahip kişi ya da kuruluşlar da olabilir- aktarabileceklerdir

4) Yabancılaşma Bütün Ekonomiye Yayılır

Bankaların yanı sıra, aracı kurumların, sigorta ve “leasing” sektörünün de -kısacası finansal sektörün de- ağırlıklı olarak yabancı veya küresel sermayeli bir karakter kazandığını varsayalım. Bu özellik hızla ekonominin diğer sektörlerine de bulaşacaktır. Finansal sektörle ilişkisi olan her alanı ve herkesi etkisi altına alacaktır. Özetle finansal sektörde başlayan yabancılaşma, kendini diğer sektörlerde ve bütün ekonomide gösterecektir. Ekonomi kendi öz dinamiğinden yoksun kalacaktır. Bu yalnız ulusal değil, aynı zamanda evrensel boyutta bir kayıptır.

5)Yabancı Bankalar Ulusal Politikaları Engeller

Finans sektörü bir ülkenin siyasetini önemli ölçüde etkiler. Bu çerçevede bankalar lobi oluşturmakta etkin ve başarılı işletmelerdir. Yabancılaştıkları ölçüde ulusal politika uygulanmasına kayıtsız, hattâ karşı olacaklardır. Hele bunlar bir de ulus-ötesi şirketler ise!

Bankalar siyaseti etkilemek ve istedikleri zemini oluşturmak için medyaya el atarlar. Dolayısıyla çoğu yabancı banka medyada etkilidir. Bu yoldan piyasa koşullarını ve beklentilerini kendi lehlerine oluşturmaya çalışırlar. Yabancı kuruluşlarla işbirliği yaparlar (Örnek: Soros’un Açık Toplum Enstitüsü). Bulundukları ülkenin, örneğin Türkiye’nin iç ve dış politikasında belirleyici olurlar. Tabii, bu belirleyicilikte çok yüksek olasılıkla Türkiye’nin çıkarları değil, yabancı güçlerin (ülke ve şirketlerin) çıkarları ön planda olacaktır.

6) Yabancı Sermayeli Bankalar Ulusal Şirketleri Dışlar

Yabancı sermayeli bankaların, ulusal olanı dışlama sakıncasını örnek vererek açıklayalım.

i)Bankacılık sektörüne yabancılar tarafından el konulan eski sosyalist, bugün piyasa ekonomili ülkelerin müteahhitleri; uluslararası ihalelerde kendi ülkelerindeki “yabancı” bankalardan teminat mektubu ve kredi talep ettikleri zaman, yabancı rakiplerinin tercih edildiğini söylemekte, kendi öz ülkelerinde yabancı muamelesi gördüklerinden şikâyet etmektedir (U. Söylemez).

ii)Temmuz 2005… Türk Müteahhitler Birliği Başkanı yakınıyor: Bankalarımız yabancı sermayenin eline geçtikçe, müteahhitlik sektörü olarak yabancı sermayeli bankalardan, bırakınız kredi almayı, teminat mektubu almakta bile zorlanıyoruz. Eskiden yurtdışında yarıştığımız rakiplerle artık kendi vatanımızda, Türkiye’de de yarışmak durumunda kalıyoruz. Kendi ulusal bankalarımızdan aldığımız teminat mektuplarını yurtdışındaki muhataplarımız kabul etmiyor. Yabancı bankalardan yüksek komisyonlarla teminat mektubu bulmaya çalışıyoruz. Başkan, bir diğer konuşmasında ise şunları söylüyordu:  “Bankacılık sektöründe yabancı sermaye oranının artması, hem iç hem de dış müteahhitlikteki rekabet gücümüzü olumsuz etkileyecek ciddi bir risk kaynağıdır. Gelişmiş ülkelerin bankacılık sektöründe yabancı sermaye oranı yüzde 5 dolayındadır. Türkiye’de 2004’te yüzde 2.3 olan bu oran 2006’da yüzde 30’u aşmış bulunuyordu (2007’de yüzde 42, cd). Polonya ve Macaristan gibi ülkelerde bankaların yabancıların eline geçmesinin ardından yerel inşaat firmaları, Avrupalı firmaların ezici rekabeti karşısında birer birer yabancıların eline geçmiş bulunmaktadır. Daha önce firma patronu olanlar, yabancı firmaların taşeronluğuna dönüşmüştür.”

Bu neden böyledir? Bir açıklama şöyle: Yabancı veya küresel sermayeli hale gelmesi, bankaların davranışlarını değiştirir. Verdiği hizmetleri ve bunun karşılığında aldığı komisyonları farklılaştırır. O zaman bankalar yeni maliyetleri hizmetlerine yansıtır. Hazine kâğıtlarına yatırım yerine, kredi vermeyi ön plana çıkarabilirler. Daha risk temelli bir tavır ortaya koyarlar. Bunları yaparken de mevcut müşterilerine yönelik davranışları yabancılaşır (A. Yıldırım, Sabah, 22.6.2007).  “En iyiler”e odaklanır, “kredi riski” yüksek olan şirketleri göz ardı ederler.

7) Yabancı Bankalar KOBİ’lere Hizmet Vermekten Kaçınır

Türkiye’de KOBİ niteliğindeki firmaların yabancı bankaların uluslararası ölçekteki bilanço değerleme ve teminat taleplerine cevap verecek kredi yeterliliğini sağlamaları neredeyse imkânsızdır; kayıt dışı ekonomi, yerel özellikler, moralite faktörleri gibi sebepler yüzünden. Yabancı bankalar gittikleri ülkelerde en güçlü, en büyük firmalarla çalışmayı tercih ederler; bunların dışında kalan KOBİ’leri ve yerel üreticileri desteklemekte ise gönülsüz davranırlar. Satın aldıkları hazır pazar payları ve müşteri portföyleri ile kredi kartı, tüketici kredileri gibi nispeten kolay ve daha az riskli alanları tercih ederler (U. Söylemez).

8 ) Milli Kaynaklar Yabancı Ülkelere Akar

Yabancı sermayeli bankalar millî kaynakları ülke dışına aktarırlar. Bu etkinin üç yönü vardır: Kâr transferi, kredilendirme ve cari açık.

a)Kâr Transferi: Yabancı bankalar kazandıkları yüksek gelirleri, genellikle dövize çevirerek yurt dışına transfer ederler.  Bu, ülke dışına kaynak çıkışı demektir. Böylece, zaten dış borç faizi için kaynak kaybederken, buna bir de bankaların kâr transferleri eklenmiş oluyor.

Türkiye’de en yüksek faizi yabancı bankalar alıyor.  Örneğin banka ve kredi kartları için yasal faiz olarak yüzde 96, gecikme faizi olarak yüzde 106 oranını uyguluyorlar. Buna karşılık örneğin Ziraat Bankası bu oranların ancak yarısı kadar faiz alıyor.

b)Kredilendirme: Banka satışıyla, kredilendirme imkânı yabancıların eline geçer. Bu sakıncayı Yaman Törüner bir yazısında şöyle açıklıyor:  Bir ülkede hâkimiyet yabancıların eline geçince, kredilendirme olanağı da yabancıların eline geçmiş olur. Bu durumda, o ekonominin tasarrufları başka bir ülkenin ekonomisinin geliştirilmesinde kullanılacaktır. Bu nedenle -gelişmekte olanlar hariç- hemen her ülke bankacılıkta yabancı sermayeyi iki açıdan sınırlandırmıştır:

-Genel bankacılığa yabancıların hâkimiyeti açısından,

-Kullandırılan kredilerin başka ülkelere kaydırılması açısından.

Törüner şöyle devam ediyor: Doğal olarak, işe hisse oranı değil, banka hâkimiyeti olarak bakmak gerekir. Örneğin, Rusya’da bile yabancı bankalar, ulusal bankaların % 25’ini geçemiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu konuda eyaletler arası sınırlamalar vardır. Her banka her eyalette istediği gibi şube açamıyor ve kredi kullandıramıyor. 

c)Cari Açık: Yabancıların yurt içinde üretilen gelir ya da tasarrufu kendi merkezlerine aktarması, cari açığı olumsuz etkiler. Yabancılar bugün banka almak için para getirir, cari açık kapanır. Ancak yarın, aynı yabancılar kâr transfer ederek cari açığın daha çok artmasına sebep olurlar.

9) Bankacılık Döviz Geliri Sağlamaz

Türkiye’ye gelen yabancı sermaye “gelirin yurt içinde yaratıldığı” dört sektörde yoğunlaşma eğilimi göstermektedir. Bu sektörler toptan ve perakende ticaret, elektrik üretim ve dağıtımı, telekom – iletişim ile bankacılık sektörüdür. Vurgulayalım ki bu sektörlerin ortak özelliği, yaratılan gelirin ya da tasarrufların yurtiçinde yaratılıyor olmasıdır. Dolayısiyle bankacılıkta dış âlemden sağlanan ihracat geliri yoktur. Yapı böyle oldukça yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu kendi merkezlerine aktaracaktır. Bu da -yukarda belirttiğim gibi- cari açığı olumsuz etkileyecektir.

10)Yabancı Banka Kriz Çıkınca Kaçar, Mevcut Krizi Büyütür

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu bir tehlike de şudur: Reel sektöre giren bir yabancı yatırımcı -ilke olarak- fabrika binasını ya da makineleri söküp dışarı götüremez (bununla birlikte unutmayalım, tesisin tapusu artık onundur; tapuyu cebine atıp götürür). Ancak bankacılıkta durum farklıdır: Bir bankanın yükümlülükleri yerli mevduat sahiplerine karşıdır. Varlıkları ise yabancı ülkelerde olabilir. Küreselleşme süreciyle sermaye öyle akışkan bir hale gelmiştir ki artık kontrol edilemiyor. Bir kriz dönemine girilince, yabancı banka yükümlülüklerini ülke halkının sırtına yıkıp yurt dışına kaçabilir. Banka elindeki mevduatı dövize çevirip dışarıya transfer eder. Varlıklarını, dışarıda oldukları için, kurtarmış olur.

Somut örnek: 2001 krizinden önce Arjantin’de yabancı bankalar devalüasyon kokusunu alınca dışarıya 30 milyar dolar transfer etti. Bu transfer krizi daha da hızlandırdı, devalüasyon getirdi, krizi büyüttü. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş bu sakınca ile ilgili olarak şöyle diyor:  “Tüm bankaların yabancılar tarafından satın alınmasını doğru bulmuyorum. Türk sermayesi de bu alanda güçlü olarak kalmalı. Çünkü bankacılık çok hassas bir sektör… Özellikle bir kriz anında, bir olumsuzluk anında çoğunluğunu Türk sermayesinin tuttuğu bankanın bulunması bence önemlidir. Hiçbir toplum, finans sektörünün tümüyle yabancı sermayeye gitmesini kabul etmez. Bizim de kabul etmememiz gerekir.”

11) Bankacılık Sistemi Oligopole Dönüşebilir

Yabancı bankaların, bulundukları ülkeyi siyasî ve ekonomik krizler öncesinde ve sırasında terk etme riski vardır. Bu risk finansal aracılık hizmetlerinde şok düşüşlere yol açar.  Artan rekabet, yerlileri aşırı riskli alanlara iter. Yabancı rekabetin şiddetlenmesi ile yerliler sektör dışına itilir. Bankacılık sistemi tam bir “oligopol”e dönüşür.

12) Yabancı Bankalar Borçlanma Eğilimini Artırır

Yabancı sermayeli bankalar bireyleri daha fazla borçlanmaya iter. Ana sermayedar yabancı olduğu için bankaların yurtdışı borçlanmaları bundan olumlu etkilenir. Banka riski veya “rating”i yurtdışındaki ana banka ile eşitlenir. Daha ekonomik koşullarda ve büyük ölçekli kaynak bulabilirler. Bunu da yurt içinde kredi olarak kullandırırlar. Sonuçta, bireyler ve hanehalkı daha fazla borçlanma imkânına kavuşacaktır. Bu uzun vadede olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

13) Diğer Olumsuz Etkiler

Bankacılıkta ve finansta sermaye küreseldir. Bu özellik sadece bankacılıkta değil, bütün ekonomide iş yapma şekil ve kurallarına küresel nitelik kazandırır. Söz konusu değişim ekonomiyi ve devleti yönetenlerden, şirketlere, vakıflara, derneklere, hane halkına ve bireylere kadar herkesi etkisi altına alır. Tabiatıyla bu da yeni ve tahminî önceden zor olan başka olumsuz etkiler yaratabilecektir (A.Yıldırım, Sabah, 22.6.2007).

***

Görüldüğü gibi bankacılık sektörünün yabancılaşmasının ekonomi üzerinde pek çok olumsuz etkisi vardır. Bunlardan bazıları asla mazur görülmeyecek derecede önemli ve hayatidir. Dolayısiyle Kemal Unakıtan usulü banka satışlarına derhal son verilmesi gerekir. Zararın neresinden dönülse kârdır. Bankacılıkta sınırsız-kontrolsüz-denetimsiz bir yabancılaşma sürecine kesinlikle hayır! Yabancı payına bir sınır çizilmelidir. Kanı’mca Türkiye bir ölçüt olarak AB ortalamasını alabilir ki bu oran yüzde 20’dir. Bunun üzerinde yabancı sermayeye izin verilmemelidir. Rusya’da sınır yüzde 25’dir.

Yabancı bankaların ülkemize girişi kesinlikle kontrol altına alınmalıdır. Kredilerin büyük kısmının yurt dışına kaydırılması kesinlikle önlenmelidir.

Yorumlar:

Yorum

Powered by Facebook Comments